Arayan bulur...

18 Şubat 2018 Pazar

Dikkat! Yoğun kedi özlemi içerir!

Dün Dünya Kediler Günü'ymüş. Böyle günlere pek anlam veremesem de, kedi denilen yerde bittiğim için; kedi sevgim ve bunun boyutları, veterinerlik hayalim, kedi sevgim uğruna göze aldıklarım, ilk kedim Yağmur ve sayesinde başımıza gelen musibetler, yıllardır kedisiz olmam ve bunun bana verdiği zararlar ile ilgili bir yazı yazmak istedim. Çünkü çok doluyum, inanır mısınız çok doluyum...

Aksini söylemeyi çok istesem de doğma büyüme şehirli bir insanım. Beton dolu, asfalt sokaklar, ufacık bahçede oyunlar kurmaya çabalamalar, çamurlanmamış ayakkabılar, çıkılamayan ağaçlar, yuvarlanılamayan çayırlar, kucağa alınamayan yeni doğmuş, tazecik kuzular... Genel itibariyle okulların tatil olmaya yaklaştığı günlerde veya tatil dönüşü okulun ilk günlerinde konuşulan klasik konular vardır ya, işte, siz nereye gideceksiniz/gittiniz, biz şuraya gideceğiz/gittik vs.  Çocukken,  duyduğumda içimin gittiği, en özendiğim cümle "Biz bu yaz köye gideceğiz/gittik" ya da "Bütün yaz köydeydik"idi. Çünkü bizim tatillerimiz 1 haftayı pek geçmezdi. Sıla-i rahim yapmak için Sivas'a, Gaziantep'e, bazen Adana'ya gider, akrabalarımızı görür gelirdik. O günler benim için çok mutluluk verici olurdu ama dişimin kovuğuna yetmezdi, tabii ki. İçimde kabarıp kabarıp taşan doğa ve hayvan sevgisini size anlatamam. Kedilerin, köpeklerin ama özellikle hayli kalabalık bir nüfusa sahip olan mahalle kedilerinin peşinde koşturan bir çocuk oldum hep. Hayalim veteriner olmaktı. Hatta lisede lakabım "baytar"dı. Hâlâ bazı tatlı arkadaşlarım bu lakabımı yaşatarak beni bir nebze teselli ediyorlar. Bu hayalim uğruna lise ikide sayısal alanını seçtim ve elime yüzüme bulaştırarak sınıfta kalmanın eşiğine geldim. Olsun en azından denedim, mücadele ettim, diyerek teselli buluyorum.


Vefalı kedim Çiko'dan biraz bahsetmek isterim: O sıralar ben yaklaşık 12 yaşlarındaydım. Çiko da belki 1 yaşını daha yeni doldurmuş bir tekir kediydi. Besleyip, ilgilenip adını verdiğim, hatta mahalleliye dahi adını benimsettiğim oyun arkadaşımdı.  Çiko aynı zamanda, mahallenin kedi nüfusundaki dengeyi sağlamada çok önemli bir rol ifa ediyordu; sürekli doğum yapıyor, ellerimi kollarımı yavru kedisiz, mahalleyi kedi viyaklamasız bırakmıyordu, sağolsun. En duygulandırıcı kısmı ise, doğum yapacağı zaman kapıma gelmeleriydi. Apartmanın 4. katında oturmamıza rağmen, dış kapının açık olduğu zamanları ve kedilerden nefret eden komşularımızı fırsatlayıp karnı burnunda gelir, acı acı miyavlardı. Âdeta sığınırdı. Zaman zaman geceleyin gelip doğum yapar, sabah kapımızda taze taze 3-4 yavru bulmuş olurduk. Apartmanda kapalı kaldığı zamanlar olur, ortalığa pislerdi. Kedi denilince komşuların akıllarına gelen ilk ve tek isim ben olduğumdan, az temizlemedim koca kafalının marifetlerini.
Günün birinde, uzun süre yalvarmalarımın neticesinde bir kedi sahibi oldum; Yağmur.

Mutluluktan yere göğe sığamıyordum. En büyük hayalim gerçekleşmişti. Bembeyaz, çok güzel bir Ankara kedisiydi. Güzel olduğu kadar, psikopattı da. Aslında Çiko'yu eve almak istiyordum ama annemi ikna etmenin tek yolu beyaz bir kedi bulabilmekti. (Irkçılık 👎) Neyse, Yağmur güzelliği ve muzurluklarıyla kendisini sevdirmeyi başardı. Birlikte çok güzel zamanlar geçiriyorduk. Geleli fazla olmamıştı ki Yağmur tuvalet eğitimi olmasına rağmen, hobi olarak yataklarımızı da bu iş için kullanmaya başladı. Hobileri bununla bitmiyordu; terastan çatıya çıkıp serçe avlamak, komşunun evine balkondan girip saksılarını talan edip kaçmak, süngerlerle, evet, süngerlerle konuşmak, börtü böcek yakalamak... Hatta bir gün, nereden bulduysa akrep yakalayıp önümüze attı ve annem bu görüntü karşısında fenalık geçirip Yağmur'u balkona kapattı. Daha sonra balkonu açtığımızda Yağmur'u orada bulamadık. Aşağıya baktığımızda Yağmur'u yere düşmüş, boylu boyunca yatar halde bulduk. Hayatımın en zor günlerinden biriydi. Yağmur'un yanına koştum ve onu ayağı ve birkaç dişi kırılmış, burnu kanar vaziyette buldum. Veterinere nasıl yetiştirdiğimi bilemedim; hem ağlıyor hem koşturuyor, bir yandan da canını yakmamaya gayret ediyordum. Ayağında ciddi bir kırık vardı. Ameliyat oldu, platin taktılar.

Yağmur'un başımıza açtığı işler hiç bitmiyor, bir yandan hasta dedemle ilgilenen annemin sabrı hayli zorlanıyordu. Annemle kediciğim arasında kalmıştım. Velhasıl, Yağmur ile geçirdiğimiz yaklaşık 4 yılın neticesinde onu sahiplendirmek durumunda kaldık. Annem ben uyurken vermişti onu, uyandığımda çok ağlamıştım. Gaipten tasmasındaki çıngırağının sesini duyardım zaman zaman, alışması zor oldu. İlkler unutulmazmış ya, o hesap sanırım.

Kedilerin her ortamda kendi huzurlu alanlarını oluşturabilmeleri, bir anda sırnaşıp insanın yüzünü güldürebilmeleri, sonra sıkılıp uzaklaşan başına buyruk, umarsız, şahsına münhasır halleri çok hoşuma gidiyor. Hayatıma renk katıyorlar. Gevşetip, rahatlatıyorlar. Çocuk yanıma, ruhuma hitap ediyorlar, çocuklaştırıyorlar. Dalgalanıp duran, ciddiyet ve stres dolu hayatımız içinde, kafama göre kaçıp gidemediğim, erişemediğim doğa ile bağlantım benim, kediler. O kadar ihtiyaç duyuyorum ki onlara, onların doğallığına, masumiyetine. Fakat Yağmur travmasını atlatamamış ailem, tekrar kedi sahibi olursak aynı şeyleri yaşayacağımızı düşünerek benim bu isteğimi şiddetle reddediyorlar. "Kendi evine alırsın" cümlesini duymaktan usansam da bunun için dua etmiyor da değilim. Halbuki neden aynı şeyleri yaşayalım ki? O öyle bir imtihandı. Hepsinin mizaçları ayrı ayrı; kimisi Çiko gibi vefakâr, kimisi Yağmur gibi güzel ama serseri. Her şeyi kendi özellikleri çerçevesinde sevmeye alışınca hayat daha çekilir, daha renkli bir hâl alıyor. Konu kediler olunca da Emine'nin çenesi durmuyor. Haydi birkaç öneri daha verip kaçayım:

Kedili şarkı: Tabipp&Sadık Enes Çetinkaya-Kedilerdiler

Kedili kitap: Kedili illüstrasyonlar, şiirler, yazılar içeren çok hoş bir kitap.

8 Şubat 2018 Perşembe

Huzur Kovalayıcısından Enstantaneler

Yaş aldığım her bir gün, çok ilginç şeyler öğreniyorum. Şefkat gibi bir duygunun bile fazlası zararlıymış, ne acayip değil mi? İçin şefkat doluyken kendine faydan olamayabiliyormuş. Mum dibine ışık vermez, diye biliyordum da bunu bilmiyordum mesela.
İçinizdeki çocuğu kaybetmeyin, diye bir şey de duyuyorduk mesela hep. O da şöyle bir şeymiş; yaş aldıkça çocukken bizi çepeçevre saran o yumuşacık örtü, zihnimizdeki o koruyucu perde aralanmaya başlıyor ve aslında hep içinde olduğumuz gerçekler flu ve biraz da pembe haldeyken keskinleşmeye başlıyor. Görüntü netleşince de acıtıyor. Bu sefer daha hırçın, daha korkak, daha temkinli biri olmaya başlıyorsun. Bütün acılardan, bütün risklerden kaçmaya başlıyorsun. Güzel duygular bile seni korkutuyor, çünkü bu duyguların yerini acıya bırakacağından endişe etmeye başlıyorsun. Bu yüzden güzel duygular yaşayamıyorsun. "Şöyle tam bir oh", diyemiyorsun. Tebrikler(!), artık bir yetişkinsin! İşte içindeki çocuğu kaybetmeme; tüm bu sıkıntıların varlığına rağmen hayatta gülümsetecek, içini sıcacık yapacak, heyecanlandıracak bir şeylerin hâlâ varolduğu inancını yitirmeme anlamına geliyor. 
Kendime bunu yitirmemek üzere söz verdim. Bu sebeple her gün bunu yaşatmama yardımcı olacak küçük bir an oluşturmaya çalışıyorum. 






İçimde oluşan tüm karanlıklara, tüm umutsuzluklara rağmen aradan sızabilecek küçük bir ışık bulmaya çalışıyorum. 
Dostlarıma tutunuyorum. Dostlarımın bana tutunmasıyla güçleniyorum. 
Hayvanları, bilhassa kedileri inceliyorum (çünkü daha bir şahsına münhasırlar, onları seyretmek çok eğlenceli). Onların masumiyeti, doğal davranışları, şaşkınlıkları içimi neşeyle dolduruyor. (Çaktırmayın, bazen sokakta kendi kendime güldüğüm oluyor) Kedilerin ellerimde bıraktıkları tırnak izlerini umursamıyorum, hoşuma bile gidiyor. (Mazoşist değilim, kedi seven patisine katlanır)
Mükemmellik değil, huzur odaklı yaşamaya gayret ediyorum. Huzur oldukça kendimi tam hissediyorum. Huzurlu bir an elde etmenin çok zor olduğu bir şehirde yaşarken, bir nevi huzur kovalayıcısı oluyorum.

Bunlar benim ne kadar kontrollü, kararlı olduğumu göstermiyor aslında; yaşama tutunma şeklimi anlatıyorum size. Olumsuzluk o kadar çevrelemiş ki etrafımızı, biraz temiz hava almak çok zor. Ben de dalgalanıp dalgalanıp duruluyorum. Kendime böyle bir yol çizdim. Birilerine iyi gelmeye, kendimi iyileştirmeye, güzellikleri görmeye ve göstermeye odaklandım. Çünkü maddeye odaklı yaşam bir gelişme sağlamıyor. Ne zaman iş kaygısı, eş kaygısı, gelecek kaygısı gütsem boğuluyorum. Teslimiyet duygum sarsılıyor, mutsuz oluyorum. Zaman zaman zorlanmakla beraber; elimdeki en büyük hammaddeye, kendi ruhuma yönelince, kendimi tanımaya gayret edince, eninde sonunda, kazanç elde etme ihtimalim %100. Kârlı yatırım.

İki huzurlu şarkı ile yazıyı noktalıyorum. Yoksa daha konuşacağım: