Ne üzüyor biliyor musun sevgili dostum?
Biliyorsun, yaşın adım adım ilerledikçe her şeyin sorumluluğunun senin üstünde olduğunu, keyfi bir şey yaptığında "sorumsuz" olarak tanımlanabileceğini, çepeçevre sınırlarla çevrili bir dünyaya doğru istemsiz adımlar attığını, belki bilmek istemesen de, biliyorsun. Ama o kadar istiyorsun ki bir şeylerin elinden gelmediğini, elinde olmadığını anlasın, "bu senin suçun değil" desin birileri. Ne yapsan, ne anlatsan "sen güçlü olacaktın, öyle yapmayacaktın, şöyle davranmayacaktın, şunu öğrenecektin" deyip duruyorlar. Hata yapmak da, güçsüz olmak da insana dair, hayata dair. Çıkışı gelene kadar misafiri olduğun inişte yaşadığın bir durum işte. Geçecek biliyorsun ama hissetmesi de bir o kadar zor.
Bu aralar güçlü olmayı öğrenmeye çalışıyorum, boğazımda bir yumru gezip duruyorum. Ufak bir dokunuş, gıllicik* bir olumsuzluk yetiyor yaşların tıpır tıpır dökülmesine. Nasıl da güçlüyüm ama... Tek ilacım merhamet ve sevgi gibi, öyle hissediyorum. Bu duyguları vermeye de almaya da ihtiyaç duyuyorum. Anaçlığım tüm canlılara karşı hat safhada. Kendimi bir çiftliğe, bir köye atıp sabahtan akşama hayvanlarla, doğayla vakit geçirmek, uzaklaşmak ve kendime yaklaşmak istiyorum. İnsanlar öyle değişken, öyle acımasız, öyle sevgisiz ki... Tabii ben de bir insan olarak değişkenim ve bununla beraber duygularım hakkında konuşmak konusunda biraz çekimserim. Çünkü beni dinleyen insanın içinden "banane bunlardan" diyeceği ya da anlaşılmayacağım korkusunu taşıyor ve sorulmadıkça çok fazla bir şey anlatamıyorum. Ama anlıyorum ki anlatmadıkça, konuşmadıkça anlaşılmıyor ve hatta oluşturduğun belirsiz hava yüzünden çevrendekileri huzursuz edebiliyorsun. Bu da artık hatalarının sonuçlarının sadece seni ilgilendirmediği bir yaşa geldiğinin göstergesi oluyor sana. Bu nedenle sadece çevrendeki olaylardan zarar gördüğünde değil, çevrene zarar verebileceğini hissettiğin zamanlarda da uzaklaşmak istiyorsun. İnsan hiçbir şey yapmayarak da zarar verebiliyormuş. Hay Allah, daha neler öğreneceğiz, çok acayip...
Zorlanıyorum, kendi sürecim bakımından pek güneşli günler yaşamıyorum. Elhamdulillah, isyan etmiyorum, sadece tadım kaçık işte. Nasıl toparlanılır, eski neşe, eski pozitiflik nasıl yerine getirilir, öğrenmeye çalışıyorum. Ama bunların hepsini kendimle kaldığım zamanlarda yaşamaya çalışıyorum. O depresif duruştan hoşlanmıyorum. Sonsuza kadar sürmeyecek, tamamen kendi yolumla alakalı bir süreç için insanların da tadını kaçırmayı sevmiyorum. Ha zaten kendi kabuğuma çekileyim, öyle biraz içime çekilmiş halde yaşayayım desem de olmuyor; babaannemin penceresine perde asarken buluyorum kendimi. Babaannem perde asmak için hep beni bekler, depresyon falan dinlemez babaanne perdesi. Bir de babaannemlerin yanındayken hep mutlu olmak zorundayımdır, çünkü çok üzülürler. “Allah bahtınızdan güldürsün, kurban olduğum” der. Amiinn babaannem, derim. Bahtımdan güldüğüm zamanları düşünürüm, gelsin de babaannem mutlu olsun. Kendim için değil, babaannem için.
Allah sizi de bahtınızdan güldürsün, kurban olduğum.