Arayan bulur...

17 Temmuz 2025 Perşembe

Yaşıyorum

 Günler birbirini kovalarken, Emine de kendi beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bir bakmış ki 30 yaşı sepetini koluna takmış gidiyor. Ateş almaya mı geldin ayol, bu ne hız, diyor Emine kapı ağzında. Daha gidip sarsıp kendine getireceğim insanlar var, sen yeni yaşınla mutlu ol, deyip gidiyor 30 yaş.

Bu "kendi beşiğini sallama" üzerine ilk kez şu an duruyorum, güzel bir metafor oldu. Son yıllarda yaptığım gerçekten bu. Kendini büyütmek. Yoğurmak, eğip bükmek, mayalanmaya bırakmak, sonra tekrar yoğurmak... Ve ben bugünlerde, gerçekten büyüdüğümü hissettiğim, oh be kendime geldim, dediğim hâllerden gelip geçiyorum. Tabii ki her şey güllük gülistanlık olduğundan değil ama çok daha "gerçek", çok daha "hayatta", çok daha "kendim" hissettiğim hâllerdeyim. Mutluluk da olsa, ergenlikteki gibi daha uçuş uçuş, daha neşeli, daha heyecanlı olmak mümkün olmuyor nedense, bu benimle mi ilgili bilmiyorum. Büyümek böyle bir şey mi? Daha oturaklı hisler içindeyim, daha temkinli, kontrollü...

Büyük ve çoğunlukla zamanında öğrenilip katılaşmış korkularla yaşadığımı fark edeli olmuştu ama hakkından gelmeye kalkışacak güce ulaşmak da hayli zamanımı ve enerjimi aldı. Daha yolum var ama fena da gitmiyorum gibi, Allah kolaylık versin... Zaman değil belki ama giden enerji yerine gelecek gibi hissediyorum, tuhaf bir şekilde. Zaman konusu da yerine geleni daha bereketli olursa Allah'ın izniyle, biraz daha tatlı olabilir. 

Bu doğum günüme gider iken, yazısı olsun. Belki devamı gelir. Canlandırmış olayım buraları. Okusanız da yorum yapmıyorsunuz gerçi ama neysee... (trip :D)

Büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öperim,

Emine 

8 Mayıs 2023 Pazartesi

Bitmez bu muhasebeler

        

      Merhaba, merhaba. Okuyan birileri var mı gerçekten emin değilim ama arada bakıldığını görüyor, bir yerlere ulaşıyor olma ihtimalimden mutlu oluyorum. Teşekkür ederim. Yine biraz derinlerden gideceğim bu yazımda da.

        Geldiğim son versiyondan tamamen diyemesem de, çoğunlukla memnunum. Çünkü artık şöyle bir farkındalık kazandım; o sırada hissettiğim duygunun benim abartıp kabarttığım bir şey mi yoksa benim bir gerçeğim mi olduğunu az çok ayırt edebiliyorum. Şu an bu kaygıdan, şu an genelleme yapıyorsun, bu kalıplarından biri, o sebeple böyle hissediyorsun diyerek geçici, kalıcı olarak duygularımı tanımlayabiliyorum. Kendime dürüst olmaya çalışıyorum yani. (Bu insanın dışarıdan onay alma ihtiyacını bir ölçüde azaltıyor, diyebilirim) Ama tabii olumsuz hissiyatı silip atamıyorsun bunu yaparak. Öyle bir beklentim olmaması gerektiğini de anladım bir de. Hissettiğin şeyi hissetmeye devam etmek zorundasın, bastıramıyorsun, elinle kovalayamıyorsun dağılsın gitsin diye. Yani anlık olarak yapabilirsin; kendini bir şekilde uyuşturabilir, dikkatini başka yöne çevirebilirsin. Ama dönüp geri gelecek, gitmeyecek tamamen. O sebeple hissedeceksin ki geçip gitsin içinden, çok zarar vermeden. 

        Bazen çok ham, çok yavan, çok karanlık duygular yüzeye çıkabiliyor. Orada seçiyormuş insan nasıl biri olmak istediğini. Emek verdiğin şey olgun, ilkeli bir insan olmak üzerineyse, onları düzenlemeye, nedenini anlamaya, onları çok görünür hâle getirmemeye çalışıyorsun. Yani muhataplarına yansıtmıyorsun onları bilinçli şekilde. Eskiden bunu sinsilik, iki yüzlülük olarak görürdüm. Ama insan dediğin şey, son nefesine kadar içinde bulunan iyi ve kötü taraflarıyla mücadele içinde olan bir varlıkmış zaten, hayat bu mücadeleden ibaretmiş basitçe. O kötü tarafını besleyecek dürtülerine, isteklerine hükmedebildiğin kadar güçlüymüşsün. Bunları yapabildiğin ölçüde yetişkinmişsin, dahası "insan"mışsın.

        Bir önceki yazımda iyi olmayı bilinçli olarak seçmekten kastımın arkasında aslında böyle duygu ve düşünceler yatıyordu. Mevzuyu biraz daha açmış oldum sanırım. Son olarak son zamanlarda bana çok iyi gelen şu kaydı paylaşıp bitireyim. Sevgilerimle.



Bilmem hiç yağmur yağacak mı

Kaybolduğum çöllere

10 Nisan 2023 Pazartesi

Kabulleniş

Ben kimseye iyi biri olma sözü vermedim. 

Her an her dakika kendimden bile önce onları düşüneceğimin sözünü de vermedim kimseye. 

Ama bunu vermişim gibi, o ağırlığı üzerimde hissederek, bunu görev bilerek hareket ettim ömrümce. Böyle hareket ettiğimi bile çok uzun süre anlamadım, birçok insan gibi. 

Şimdi bu sözü, sadece Allah'a ve kendime vermiş hâldeyim; bile isteye, tüm bilincimle. Daha iyi bir insan olma gayretim hiç bitmeyecek, Allah nasip ettiği sürece ben bu yolda gayret göstereceğim. Ruh dünyamı, duygu dünyamı önce Allah, sonra kendim ve sonra sevdiklerimle, hayatımdaki diğer insanlarla daha iyi bir dünyada yaşamak için düzenliyorum, düzenleyeceğim de. İçinde önce benim huzurlu, yeterli hissettiğim bir dünya oluşturarak yapacağım bunu. Bu huzuru ve sevgiyi yayabileceğim böylece. Hiçbir mecburiyet ve kaygı hissetmeden. Tamamen böyle yaşamayı sevdiğim için. Dünyayı daha yaşanılır hâle getiren, güzelleştiren insanlardan biri olmak istediğim için. Bu da sadece içten gelerek yapılabilecek bir şey; görüyorum, hissediyorum.

İyi olanı seçmenin zaman zaman getirdiği acıyı, hüznü de kabul ettiğimi söylüyorum aynı zamanda, bunun farkındayım. Acıya olan bakışım değişti bir süredir. Acı, hüzün vb. duygular, görevini yapması gereken parçalarımdan. Hep üzerimde bir aksesuar gibi taşıdığım, mutlu bir ânımda bile bir yerden hortlayıp bana kendimle ilgili bir şeyi hatırlatan o parçam. İhtiyaçlarımı, yok saydığım şeyleri, yaralarımı acı duymasam, uyuşuk hâlde olsam hiç göremem. Dolayısıyla iyileşemem. İçten içe, fark etmeden çürürüm günden güne. Bu yüzden eskisi kadar korkutmuyor. Ancak iyi hissedebilmeyi tabii ki istiyorum. Tam da bu yüzden onu yok saymamam gerektiğini fark ediyorum. Çünkü o da aslında beni, daha iyi hissedecek bir Emine hâline getirmek için hizmet ediyor. "Her şey zıddı ile kaim" diye bir söz var, biliyorsunuz. Acıyı tatmadan mutluluğa yeterince kıymet vermiyoruz. Darlığı tatmadan aslında hayatımızda ne denli huzur olup olmadığını anlamıyoruz. Düzeni görmek, geleni geldiği gibi kabul edebilme esnekliğini kazanmak en temel hedefimiz olmalıymış, bunu anladım.

Daha iyi bir dünyaya ulaşma yolculuğunu kendinden başlatan herkese selam olsun. Sevgilerimle.

15 Aralık 2022 Perşembe

Zihin Halayı

Selamlar,

Düşüncelerin kafamdaki halayı hiç bitmiyor ama sevindirici olan, bu halayın varlığını kabul edip eğlenceye katılabilmem. İlla o sonsuz halay döngüsüne girerek değil de, uzaktan izlemekle de keyif alınabiliyor ya hani, ben de zihnimdeki halayın ahengini biraz olsun uzaktan izleyebilmeye yaklaştım. Sanırım. (Mamudo kurbanlara selam olsun) 

Hoşgörü ile ilgili bir tez yazıyorum ve ulaştığım düşüncelerden biri şu: Hoşgörü, bir başka insanın düşünceleri seninkilerle taban tabana zıt olsa da, böyle pamuk şeker hislerle, gözünden ışıltılar çıkarak karşındakine kucak açmak gibi bir şey değil. Sadece, karşındakinin gerek inancı, gerek yaşadığı ortam, gerek mizacı ve karakteri dolayısıyla, hayatta senden farklı sonuçlara ulaşabilmiş olduğunu, farklı düşünce ve davranışlara sahip olabileceğini doğal görme ve kabul etme durumu. Eğer senin düşüncelerine bir şekilde yaklaşacaksa da, bunun herhangi bir dayatmayla, üstten alta, hiyerarşik seyreden bir zeminde olamayacağı. Ya da o senin düşüncelerine kıymet verip, merak edip, talep ederse bunun yolunun açılabileceği. Yani öncelikle karşılıklı olarak iki insanın birbirini olduğu gibi görebilir hâlde olması lazım. İnsanın kendine hoşgörüsü nereden başlıyor peki? Yine kendini; aciz olduğunu, hata yapabilirliğini, iniş çıkışlarını kabul edebilmekten. Bir yolculukta olduğunun ve nefesin oldukça her an bir şeylerin değişebileceğinin bilincinde olmaktan. Kendini bu şekilde kabul etmedikçe, karşındakinin buna doğal olarak hakkı olacağını düşünemiyorsun zaten. Tabii, sınırsız bir alandan söz etmiyoruz. Sınır ihlali, manipülasyon, kasıtlı kötülük hâlleri vs. hoşgörü kapsamına girmiyor.

Hepimiz hoşgörülmeyi istiyoruz ama bu konuda ne denli gelişmiş olup olmadığımız, genel itibariyle muhataplarımızdan göreceğimiz tavrı belirleyen şey oluyor, bir yerde. Hata yapmakla derdin neyse onu halledebildin mi, kendini bu kibre götüren dolaylardan kurtarabildin mi, cidden doğal görüyor musun bu süreçleri? En azından yolda mısın?

Yola çıkmak kolay değil, son derece farkındayım. Şahsım, bizzat kendim üzerinde uzun süredir çalışıyor. Ve bu her zaman "canım kendim, oy yanağımdan makas alayım, aman da omzumu öpeyim, kendime kahve ısmarlayayım" tatlılığında gitmiyor. Kusurlarınla, yaralarınla yüzleşmişken, içinde bir rahatsızlık, bir acı varken ve bunun seni geri düşürdüğünü, bir şeylerden alıkoyduğunu gördüğünde de şefkatli olabilmek, kendine uzaktan bakabilmek ve bunu halletmesi için zaman ve alan verebilmek, çok çok meşakkatli. Kulağa bile bir garip geliyor, ilk etapta. Ama bu konuda da biraz biraz ilerlemişim gibi hissediyorum ve bundan çok mutluyum. 

Sürecimde çıkardığım derslerden biri şu ki; kendini inşa edememiş, kendi içini dolduramamış birinin bir ekibin parçası olabilmesi ne zor. (Rahmetli Doğan Cüceloğlu bir ekibin parçası olmanın önemini ne güzel anlatır) Kendi boşluklarını, kendi ihtiyaçlarını o kadar duyar hâlde olursun ki, öteki için, ötekinden dolayı bir şey yapıyor olmak zoruna gider, zorlanırsın. Ama nihayetinde, insan olarak insana ihtiyacımız olduğunu kabul etmek gerek ve kendine değer ve emek vermeyi, sadece ve en çok kendinle dolu bir hayattan ibaret görmemek önemli. Denge. Birey olmakla kafayı bozmak değil bu sebeple; bireyliğinin içini doldurmak sadece. Kimlik sahibi, değer sahibi olduğunun bilincinde olarak dış dünyada var olmak.

Kafam bunlarla çok meşgul, evet. Bir üretim içerisindeyken, içine daha çok döndüğünde, kendi kendine daha çok kaldığında, kendinle ilgili meseleler biraz daha fazla su yüzüne çıkabiliyor. En azından benim kendi yolculuğumda yaşadığım ve beni zorlayan şeylerden biri bu oldu, oluyor. Ama geçen haftalarda karşı karşıya geldiğim ve sıkı sıkı sarılabildiğim Tülay Kök'çüğüm kısa diyalogumuz içinde dedi ki, "Üretim ve iyileşme birlikte gidiyor zaten. Her şeyi hallettim, şimdi üretebilirim, diye bir şey yok." Evet, meşguliyetle iyileşiyoruz. Son birkaç senedir iyice farkında olduğum ve hayatımda idrak ettiğim en güzel bilgilerden biri bu. "Bir işi bitirince bir işe koyul"daki hikmetler. (İnşirah, 7. ayet) 

Zihin halayından kastımı görüyorsunuz değil mi? Nasıl başladım nasıl bitirdim. İşte, ben de böyle bir rengim.

Selametle, sevgiyle, duayla. 

22 Ocak 2022 Cumartesi

İnadına, dümenin başına

Yazmaktan kaçtığım zamanlardan sanırım kurtuldum. Öyleyse, bu iyi bir şey. Çok iyi bir şey. Yazmaktan kaçmak kendi iç dünyanla yüzleşmekten, olan biteni somutlaştırıp karşına almaktan, hata yapmaktan ve kabullenmekten kaçmak demek. Bu kötü bir şey. Çünkü o zaman ilerleyemem. Kendi elimi bırakmış olurum. Desteksiz kalırım, kendimi bırakırsam. İnsan kendini doğru dürüst ifade ettiği müddetçe destek bulabilir, bir şekilde. Gerçekten. Ama ya ifade etmekte zorlandıklarına kim destek olacak? Zorlandığını bilen şahsın, bizzat, kendin tabii ki. Hâl dilinden anlayan insanlar belki var ama onların da somut bir "hâl"e şahit olması gerekli ki, anlayabilsinler. Bazen öyle ustalıkla gömebiliyorum ki sıkıntımı. Kendim bile görmek istemediğimden tamamen, biliyorum. İşte böyle bir durumda kızamazsın ötekine, görmüyor diye. Gömdün çünkü. 

Kendimde sevdiğim bir özellik varsa o da, kötü özelliklerimi benden sonrası tufan diyerek ortalığa saçmamam. Kötü özelliklerim, duygularım, beni içten içe kemiren huylarım var, evet buradalar tüm haşmetleriyle. *içinde bir yerleri işaret ediyor* Ama bu mücadelenin çoğunu içimde vermeyi tercih ediyorum, insanlara, onlar duymasalar da, "sen bu işe karışma, bu benim meselem" diyorum bir nevi. Böyle yaşamak bedenimi, ruhumu, kalbimi yıpratıyor, evet. Ama bu insan kalmak için savaş vermenin bir bedeli gibi ya da böyle düşünerek kendimi avutuyorum bilmiyorum. Öyle veya böyle, ben insan kalmak istiyorum. Tüm bu olan biten karanlık şeyler üstümüze çullanırken, onlara yenilmek istemiyorum. Konforumda boğulmak istemiyorum. Bu kadar acziyetimin içinde, bu kadar şeye yetişemeyişimin içinde, gün gelip de bu kadar zaman dünyada ne yaptın diye sorulunca, hiç değilse "çabaladım, zorlansam da devam ettim" diyebilmek için. Tabii bununla yetinmek gibi bir niyetim yok, yaşamanın hakkını verip, nasipse güzel bir şeylere vesile olup öyle gitmeli.


İç not: Bu yazıyı tek nefeste, ertelemeden yayınlamak istiyorum... yayınlıyorum... yayınlıyoruuum... yayınladım!


                                                                 Hadi dümenin başına kaptan!

30 Mayıs 2021 Pazar

Samimiyetle İstemek

İstemek mi daha kolay, yok diye şikayet etmek mi?

Son zamanlarda sık sık, farklı kişilerle bu konu üzerine muhabbet ettik de, tekrar düşüncelere daldım. En son ne zaman yana yakıla olmasını çok istediğimiz o şey için dua ettik? Tamamen Allah'a güvenerek, olacağından şüphe duymadan? Ya da hiç böyle bir dua ettik mi? Bu konuda beni sarsan, kendime, isteklerimde ne kadar samimi olduğuma bakmamı sağlayan bir olay var. Ugandalı arkadaşım Amina'nın hayatından bir kesit: 

Amina'nın ön iki dişinden biri, süt dişleri düştükten sonra tekrar çıkmamış. Orası bir boşluk olarak kalmış. Bu sebeple okulda arkadaşları alay edermiş, kendisi de gülmeye bile çekinirmiş dişlerini kimse görmesin diye. "dişim olsun, dişim olsun" diye sürekli dua ediyormuş. Sonra dişini yaptırmaya karar verdiğinde annesiyle beraber bir işte çalışmış, para biriktirmiş uzun süre. En sonunda gereken para birikmiş ve diş hekimine gitmiş. Ancak umduğu olmamış. Doktor implant yapamayacağını, yapılacak yer göz sinirlerine yakın bir yerde bulunduğu için görme kaybına neden olabileceğini söylemiş. Amina yıkılmış tabii. Ama dua etmeyi de bırakmamış bir yandan. Sonra Sakarya'ya okumaya gelmiş ve o sıralarda Türkçe hazırlık okuyormuş. Bir gün ağzında bir ağrı hissetmeye başlamış ama çok kuvvetli bir ağrıymış. Okulun Mediko'suna gitmiş, onlar da diş doktoruna gitmesi gerektiğini söylemişler. Neyse bir şekilde randevu alıp hastaneye gitmiş. Çekilen röntgende o boşluk olan dişin hizasında 2 tane diş varmış sıralı şekilde! Resmen bir diş isterken, Allah iki diş yollamış. Sonra tel takılmış vs derken şu an inci gibi dişleri var canım arkadaşımın. 

Bu olayı anlatırken şu cümlesi beni çok etkilemişti: "Dişim olduktan sonra bile dua ederken kendimi "dişim olsun" derken buluyordum" İşte ben burada, bu Allah'ın vereceğinden şüphe etmeden, olmayacak denmesine rağmen bıkmadan Allah'a dua etme durumundan çok etkilendim. Allah zaten verir, vermesinden dolayı bir hayret duymak sanıyorum ki ters bir durum olur. Ama kendime bir baktım duyduğumda, halâ daha bakıyorum. Hiç böyle sonsuz bir güvenle, sadece Allah'tan umarak, olmadığı hâlde umutsuzluğa düşmeyip yana yakıla istemeye devam ederek dua ettim mi? Yoksa ağzımın ucunda mıydı dualarım? Ne kadar kalptendi? Hâl böyleyken olmayan bir isteğim için üzülmem, umutsuzluğa düşmem, hatta şikayet etmem ne kadar mantıklı? Tabii burada şunu da söylemek lazım, salt dua edip beklememizi istemiyor Rabbim, bu hazırcılık olur. İstediğimiz şeyin sorumluluğunu almamızı istiyor. Tevekkül etmemizi istiyor. Aktif olmamızı, devamlı bir gayret içinde olmamızı istiyor. Yoksa sabah akşam dua eder, başka hiçbir iş yapmazdık. Hep "alan" konumunda kendimizi tutarak, hayata katılmadan, kendimizden bir şeyler vermeden isteklerimizin gerçekleşmesini beklerdik. 

Hayatı ve hayatın içindeki kendimizi çok iyi izlemek lazım. Ama böyle karamsar, yargılayıcı, kusur bulucu tarzda değil. Anda kalabilmek, o an içinde neler yapabileceğimizi ve bunun bizi nerelere götürebileceğini görebilmek, yaşadığımızı daha iyi hissedebilmek için. Satır aralarında anlam kovalamak gibi bir şey. Bazen insan kendini çok boşmuş, varlığı anlamsızmış gibi bir his içinde buluyor. Öyle olmadığını ispat edecek onaylar arıyor bazen. Ama en güzeli bu onayı kendi kendimize vermek. Bir düşünsenize, Allah güzel insanlarla çevrelesin hep etrafımızı ama, duyguları ifade etmekte son derece cimri olan, söylersem şımarır düşüncesinde olan ya da mutlu olmanızı istemeyen insanlarla bir arada yaşıyorsunuz mesela. O onay hiçbir zaman gelmeyebilir. Ne kadar eziyetli bir yaşam olur.

 Neyse, kafalar yeterince çorba olduysa şimdi biraz keyiflenelim. İyiyiz iyi: 

  Yağma yok! Güneş ısıtacak

Yağma yok! Denizler coşacak



21 Aralık 2020 Pazartesi


Kaçıp kaçıp bir bahaneyle Üsküdar'a gitmeyi, hem işlerimi görmeyi hem de kendi kendime keyfetmeyi, hayaller kurmayı, düşünmeyi çok özledim. 


Aah ne zaman...